Cebimizdeki Yangın, Kalbimizdeki Ağırlık

Telefonumuza düşen o bildirim sesiyle irkiliyoruz bazen. Yeni gelen bir fatura, zam haberi ya da ay sonunu nasıl getireceğimize dair o huzursuz edici hatırlatma… Markete girdiğimizde elimize aldığımız ürünün etiketine bakıp sessizce yerine bıraktığımız o anı hepimiz çok iyi biliyoruz. Eskiden belki de üzerine çok düşünmediğimiz, hayatın olağan akışı içinde hallettiğimiz ihtiyaçlar, şimdi zihnimizi sürekli meşgul eden devasa problemlere dönüşebiliyor. Akşam olup eve döndüğümüzde, dışarıdaki gürültü dinesede zihnimizdeki hesap makinesi hiç susmuyor.

Sanki sırtımızda görünmez bir küfe taşıyoruz. İçine her gün yeni bir kaygı, yarına dair yeni bir belirsizlik ekleniyor. Çocukların okul masrafları, kiranın artışı, mutfak harcamaları derken, o meşhur “ekmek aslanın ağzında” sözü bile hafif kalıyor; ekmek artık aslanın midesinde. Sadece bugünü kurtarmaya çalışmıyoruz, asıl bizi yoran yarının ne getireceğinin belirsizliği. “Ya işler daha kötüye giderse?” sorusu, uykularımızı kaçıran o davetsiz misafir gibi başucumuzda bekliyor.

Yarını Kontrol Etme Çabamız

Bu belirsizlik karşısında yaptığımız ilk şey, daha sıkı tutunmaya çalışmak oluyor. Planlar yapıyoruz, listeler çıkarıyoruz, harcamaları kısıyoruz. Elbette tedbirli olmak, ayağımızı yorganımıza göre uzatmak bilgeliğin bir gereğidir. Ancak kabul edelim ki, hissettiğimiz şey sadece tedbir almak değil; bu, korku temelli bir kontrol çabası. Sanki yeterince endişelenirsek, yarının problemlerini çözebilecekmişiz gibi hissediyoruz. Oysa kaygı, yarının yükünü azaltmıyor, sadece bugünün gücünü tüketiyor.

Hayatımızı garanti altına almaya çalıştıkça, aslında ne kadar kırılgan olduğumuzu fark ediyoruz. Bazen tüm hesaplarımız tutsa bile, içimizdeki o boşluk, o “yetememe” korkusu dinmiyor. Çünkü insan ruhu, sadece ekmekle doymuyor. Güvende hissetmek için banka hesabındaki rakamlardan daha fazlasına, sarsılmayan bir dayanağa ihtiyaç duyuyoruz. Peki, bu kadar gürültülü ve talepkar bir dünyada, iç huzuru nerede bulacağız?

Eski Bilgelerin Huzur Reçetesi

Tarih boyunca yaşamış en hikmetli insanlar bile bu “yarın kaygısı” ile yüzleşmişlerdir. Dünyanın en zengin krallarından biri olan Peygamber Süleyman, sahip olduğu onca hazineye rağmen, Tanrı’dan bağımsız bir çabanın “rüzgarı kovalamak” gibi boş olduğunu söylemiştir. Bize, alın terimizin karşılığını almanın güzel olduğunu ama kalbimizi mala mülke bağlamanın huzur getirmediğini hatırlatır. Çünkü dünya malı, ruhun derin susuzluğunu gideremez.

Yine eski zamanlarda, zorluklar içinde yaşamış olan Peygamber Davut, bize bambaşka bir bakış açısı sunar. O, kendisini bir koyun, Yaratıcı’yı ise bir Çoban olarak görür. “RAB çobanımdır, eksiğim olmaz” derken, aslında hayatın sorumluluğunu omuzlarından atıp, kendisini seven ve gözeten O Sonsuz Güce yaslanmaktadır. Bir koyun, yarın nerede otlayacağını düşünüp uykusuz kalmaz; çobanına güvenir. Bizim de ihtiyacımız olan, kendi yetersizliğimizle yüzleşip, bizi bizden daha iyi bilen o şefkatli Bakıcı’ya güvenmek olabilir mi?

Çiçeklere Bakmayı Hatırlamak

İncil’de İsa Mesih, geçim derdiyle boğuşan insanlara, başlarını kaldırıp doğaya bakmalarını öğütler. Şehrin betonları arasında bile görebileceğimiz kuşları işaret eder: “Gökte uçan kuşlara bakın; ne eker, ne biçer, ne de ambarlarda yiyecek biriktirirler. Göksel Babanız yine de onları doyurur.” Bu, “çalışmayın, tembellik edin” demek değildir. Bu, “Siz onlardan çok daha değerli değil misiniz?” sorusuyla kalbimize dokunmaktır.

İsa Mesih, kır çiçeklerinin giysilerinden, kuşların rızkından bahsederken bize şunu hatırlatır: Yarın için kaygılanmak, bugünün güzelliğini ve bereketini görmemize engeldir. “Yarın için kaygılanmayın, yarının kaygısı yarının olsun” derken, omuzlarımızdaki o ağır yükü, taşıyabilecek tek kişi olan Tanrı’ya devretmemizi ister. Eğer Tanrı, kısacık ömrü olan bir kır çiçeğini bile böylesine özenle giydiriyorsa, kendi suretinde yarattığı bizleri unutması mümkün müdür?

En Büyük Borcun Ödenmesi

Belki de asıl mesele, “Tanrı gerçekten iyi mi ve beni düşünüyor mu?” sorusunda düğümleniyordur. İncil bize bu sorunun cevabını, tarihin en büyük fedakarlığıyla verir. Tanrı, bize olan sevgisini kanıtlamak için, biricik Oğlu İsa Mesih’i günahlarımızın bedelini ödemek üzere kurban olarak vermiştir. Pavlus’un dediği gibi, “Öz Oğlunu bile esirgemeyip O’nu hepimiz için ölüme teslim eden Tanrı, O’nunla birlikte bize her şeyi bağışlamayacak mı?”

Eğer Tanrı, bizim sonsuz geleceğimizi güvence altına almak için en büyük bedeli ödediyse, bugünkü ekmeğimizi, kiramızı, ihtiyaçlarımızı görmezden gelir mi? İsa Mesih’in çarmıhtaki ölümü ve dirilişi, sadece geçmiş günahlarımızın affı için değil, geleceğimizin de emin ellerde olduğunun kanıtıdır. O’na güvendiğimizde, hayatın fırtınaları dinmeyebilir ama biz o fırtınanın ortasında sarsılmaz bir huzura, bizi asla bırakmayan bir dostluğa kavuşuruz.