Hayatın Senaryosu: Yazar mıyız, Oyuncu mu?
Hayatın Senaryosu: Yazar mıyız, Oyuncu mu?
Sabah kahvemizi yudumlarken haftayı planlarız. Toplantılar, teslim tarihleri, arkadaşlarla bir akşam yemeği… Her şey ajandamızda, kontrolümüz altında gibi görünür. Sonra bir telefon gelir, bir proje iptal olur, yolda beklenmedik bir trafikle tüm plan altüst olur. İşte o an hepimizin zihninde beliren o kadim soruyla baş başa kalırız: Hayatın ipleri gerçekten bizim elimizde mi? Yoksa biz sadece önceden yazılmış bir senaryoda rolünü oynayan oyuncular mıyız?
Bu, sadece bize özgü bir ikilem değil. Yüzyıllardır insanlık bu sorunun iki ucu arasında gidip geliyor. Bir yanda her kararın, her seçimin sorumluluğunu omuzlarımızda hissettiğimiz o ağır özgürlük duygusu var. Başarının mimarı da biziz, başarısızlığın da. Diğer yanda ise “kısmet” deyip rahatladığımız, olayları akışına bıraktığımız o teslimiyet hali. “Alın yazısı,” deriz, “olacağı varmış.” Bu iki düşünce, hayat yolculuğumuzda bize eşlik eden, bazen birbiriyle çatışan, bazen de birbirini dengeleyen iki yol arkadaşı gibidir.
İpler Elimizde mi, Yoksa Bir Kukla mıyız?
İpler Elimizde mi, Yoksa Bir Kukla mıyız?


Eğer her şey mutlak bir seçimden ibaretse, bu düşünce zamanla yorucu bir hal alabilir. Her yanlış karar, geri dönülmez bir pişmanlığa dönüşebilir. Kariyer seçimimiz, ilişki tercihlerimiz, hatta o gün hangi otobüse bindiğimiz bile hayatımızın gidişatını sonsuza dek değiştirmiş gibi hissedebiliriz. Bu, omuzlarımızda taşıması zor bir yüktür. Sürekli en doğru rotayı bulmaya çalışan, kaybolmaktan korkan bir seyyah gibi hissederiz kendimizi. Şehrin kalabalık bir kavşağında, hangi yola sapacağımızı bilemeden donup kalmak gibidir.
Diğer yandan, eğer her şey önceden belirlenmişse, o zaman çabalamanın ne anlamı kalır? Hayaller kurmanın, hedefler koymanın, daha iyi bir insan olmak için gayret etmenin bir değeri var mıdır? Bu düşünce de bizi bir tür uyuşukluğa ve anlamsızlığa sürükleyebilir. Seçimlerimizin birer yanılsama olduğunu düşünmek, hayatı bir yolcu koltuğundan, pasifçe izlemek anlamına gelir. Ne sevincin ne de hüznün gerçek sahibi olabiliriz. Bu da bizi bir kukla gibi hissettirir; ipleri başkasının elinde olan, kendi iradesi olmayan bir varlık.
Eski Bir Bilgeden Yol Haritası
Eski Bir Bilgeden Yol Haritası

Peki ya bu iki uç arasında bir denge varsa? Belki de soru “kader mi, seçim mi?” değil, “kader ve seçim nasıl birlikte işler?” olmalıdır. Yüzyıllar önce yaşamış bilge Kral Süleyman bu konuda şöyle bir ipucu verir: “İnsan yüreğinde kendi yolunu tasarlar, ama adımlarını Rab yönlendirir.” Bu söz, bir dokuma tezgahını akla getirir. Bizler, her gün yaptığımız seçimlerle, attığımız adımlarla bu tezgaha kendi ipliklerimizi dokuruz. Hangi rengi seçeceğimiz, hangi deseni deneyeceğimiz bize kalmıştır. Ancak tezgahın sahibi, büyük resmi gören ve bizim dokuduğumuz iplikleri anlamlı bir bütünün parçası haline getiren bir Usta Dokumacı’dır.
Bu Usta, hayatlarımızı anlamsız bir karmaşa olmaktan çıkarıp, ilahi bir sanat eserine dönüştürür. Bizim gördüğümüz, çoğu zaman kilimin alt tarafındaki karışık, düğümlü iplerdir. O ise üst tarafta ortaya çıkan muhteşem deseni görür. Peygamber Davut’un dediği gibi, O bizim adımlarımızı sağlamlaştırır ve yolumuzdan hoşnut olur. Bu, kör bir kadercilik değildir. Aksine, attığımız her adımın, yaptığımız her seçimin, bizi seven ve bize umut dolu bir gelecek hazırlayan Biri tarafından görüldüğünü ve bir amaca hizmet ettiğini bilmenin getirdiği derin bir huzurdur. Musa Peygamber’in halkına “Yaşamı seçin” diye seslenmesi de bu yüzden anlamlıdır. Seçimlerimiz değerlidir, çünkü Usta’nın planında bir yeri vardır.

En Anlamlı Seçim
En Anlamlı Seçim


Bu Usta Dokumacı’nın, yani Tanrı’nın bizim için bir planı olduğu düşüncesi, bazen bizi korkutabilir. Acaba bu plan, bizim hayallerimizle çatışır mı? Ya O’nun istediği yol, bizim gitmek istediğimiz yönden farklıysa? Peygamber Yeremya aracılığıyla Tanrı bu endişemize şefkatle cevap verir: “Çünkü sizin için düşündüğüm tasarıları biliyorum” diyor RAB . “Kötü tasarılar değil, size umutlu bir gelecek sağlayan esenlik tasarıları bunlar.” Tanrı’nın planı, bizi kontrol etmek için yazılmış katı bir senaryo değil, bizim en derin mutluluğumuz ve esenliğimiz için hazırlanmış bir sevgi tasarısıdır.
Bu sevgi tasarısının en somut hali ise İsa Mesih’te karşımıza çıkar. O, bize bir kurallar listesi ya da bir harita vermekten öte bir şey yapar. Şöyle der: “Yol, gerçek ve yaşam Ben’im.” Bu, her şeyi değiştiren bir ifadedir. Artık kader ve seçim ikilemini çözmek için felsefi bir cevap aramamız gerekmez. Çözüm, kişisel bir ilişkidir. Hayat yolculuğunda doğru yolu bulma baskısı üzerimizden kalkar, çünkü Yol’un kendisi bize eşlik etmeyi teklif eder. O, bizimle birlikte yürümek, adımlarımızı yönlendirmek ve düştüğümüzde bizi kaldırmak için gelmiştir. En büyük planı, bizimle kişisel bir ilişki kurmaktır.
Kapıdaki O Ses
Kapıdaki O Ses

Bu davet, kader ve seçimin mükemmel bir uyum içinde buluştuğu yerdir. Tanrı’nın bize olan sevgisi ve bizim için hazırladığı umut dolu gelecek, O’nun egemen planıdır. Bu plana dahil olup olmamak ise bizim en temel seçimimizdir. İsa Mesih bu durumu şöyle resmeder: “İşte, kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim…”
O, kapıyı zorlamaz. Hayatlarımıza zorla girmez. Sadece kapıyı çalar ve sabırla bekler. Bize düşen ise o sesi duymak ve kapıyı açma seçimini yapmaktır. Bu kapıyı açtığımızda, hayatın bir senaryo mu yoksa boş bir sayfa mı olduğu tartışması anlamını yitirir. Çünkü artık hayat, bizi herkesten daha iyi tanıyan ve en çok seven yazarla birlikte yazılan bir hikâyeye dönüşür. Bu hikâyede hem O’nun muhteşem tasarısı vardır hem de bizim özgür irademizle attığımız anlamlı adımlar. Belki de hayat yolculuğumuzun en önemli sorusu, kapımızı çalan bu sese kulak verip vermeyeceğimizdir.



