Darısı Başına
Darısı Başına
En yakın arkadaşımızın düğünü. Herkes neşeli, etraf ışıl ışıl. Biz de onlar adına tüm kalbimizle seviniyoruz. Ama sonra o an geliyor. Gelin çiçeği havada süzülürken ya da masada bir akraba göz kırparak, “Darısı başına” dediğinde içimizde bir şeyler sızlıyor. Bu, kötü niyetli bir söz değil, biliyoruz. Aslında kökleri çok derinlerde olan bir arzunun, bir yuvaya, bir yoldaşa ait olma arzusunun bir yansıması. Hepimiz hayatı paylaşacak, en zor anımızda elimizi tutacak, en basit bir pazar sabahında birlikte kahve içecek o özel insanı hayal ediyoruz. Bu istek, en doğal, en insani yanımız.
Bu arzu o kadar güçlü ki, yokluğu bazen bir eksiklik gibi hissettiriyor. Özellikle etrafımızdaki herkesin birer birer kendi yuvasını kurduğunu gördüğümüzde, sanki bir yarışta geri kalmışız gibi bir duyguya kapılabiliyoruz. Sosyal medyada akan mutlu çift fotoğrafları, ailece çıkılan tatiller, küçük bebeklerin ilk adımları… Bütün bu kareler, bizim hayatımızdaki boş çerçeveyi daha da belirginleştiriyor gibi. Kendimize sormadan edemiyoruz: “Benim hikayem ne zaman başlayacak? Ben neyi eksik yapıyorum?” Bu sorular, kalbimize ağır bir yük gibi çökebiliyor.
Kalabalıklar İçinde Bir Yer Ararken
Kalabalıklar İçinde Bir Yer Ararken

İstanbul gibi milyonların bir arada yaşadığı bir şehirde yalnız hissetmek ne kadar da garip, değil mi? Vapurlar, metrolar, caddeler insan kaynıyor ama bu kalabalığın içinde bazen kendimizi görünmez hissediyoruz. İşten çıkıp eve döndüğümüzde bizi bekleyen sessizlik, hafta sonu plan yapmak için arkadaşlarımızın programına bağlı kalmak… Bunlar, aidiyet arayışımızın ne kadar temel bir ihtiyaç olduğunu bize her gün hatırlatıyor. Ait olmak, sadece bir eşe sahip olmak demek değil; görülmek, anlaşılmak, bir bütünün değerli bir parçası olduğunu hissetmek demek.
Bu arayış, bizi bazen yanlış yerlere de sürükleyebiliyor. Yalnız kalmamak için bize iyi gelmeyen ilişkileri sürdürmeye çalışıyor, kendimizden ödün veriyoruz. Toplumun ve ailenin “doğru” kabul ettiği yola uymak için iç sesimizi bastırıyoruz. Sanki medeni halimiz, kim olduğumuzu belirleyen tek etiketmiş gibi. “Bekar” kelimesi, bir durum tespitinden çok, “henüz tamamlanmamış” bir proje gibi algılanabiliyor. Peki ya hikayemizin tamamlanmak için bir başkasına ihtiyacı yoksa? Ya değerimiz, bir başkasının bizi seçip seçmemesinden çok daha derinde bir yere bağlıysa?

Eski Bilgelerin Fısıltıları
Eski Bilgelerin Fısıltıları


Yüzyıllar önce yaşamış bilge bir kral olan Süleyman, bu konuya dair şöyle der: “İki kişi bir kişiden iyidir… Biri düşerse, diğeri onu kaldırır. Ama yalnız olanın vay haline!” Bu söz, yoldaşlığın ne kadar kıymetli olduğunu anlatıyor. İnsan, tek başına yaşamak için yaratılmamış. Birbirimize destek olmak, yükümüzü hafifletmek için varız. Bu bilgelik, içimizdeki o derin bağlantı arzusunun ne kadar haklı ve yerinde olduğunu bize gösteriyor. Yalnızlık hissimiz bir zayıflık değil, insan olmamızın bir parçası.
Ancak başka bir bilge kral, Davut, bu denkleme bambaşka bir açıdan bakar. Değerimizin bir ilişkiyle başlayıp bitmediğini, aksine çok daha derin bir kaynaktan geldiğini bize hatırlatır. O, Yaradan’a seslenirken adeta bir hayret nidasıyla şöyle der: “Sen ana rahminde beni ördün… Ne harika yaratılmışım!” Bu sözleri bir an için düşünelim. Bu, bir statü ilanı değil, bir varoluş gerçeğidir. Biz, bir eşin “evet” demesiyle değerli hale gelen yarım bir parça değiliz. Biz, daha en başından, kimse adımızı bilmezken, ilahi bir sanatçının elinden çıkmış, her detayı düşünülmüş, eşsiz birer eseriz. Değerimiz, bir başkasının onayıyla parlatılan bir mücevher değil; en derinde, kimsenin ulaşamayacağı bir yerde zaten var olan bir ışıktır. Kral Davut, aynı zamanda Tanrı’nın bu yalnızlık arayışımıza kayıtsız kalmadığını da söyler: “Tanrı yalnızları aile sahibi yapar.” Bu, aidiyetin sadece romantik bir partnerle değil, daha geniş bir toplulukla, hatta ilahi bir tasarının parçası olarak bulunabileceğine dair bir umut ışığıdır.
Hiç Boş Kalmayan Bir Sandalye
Hiç Boş Kalmayan Bir Sandalye

Peki, Tanrı’nın vaat ettiği bu “aile” nasıl bir şey? Bu, kan bağından ya da nikah cüzdanından öte bir bağ olabilir mi? Yıllar sonra bu topraklara gelen İsa Mesih, aidiyet kavramına yepyeni bir boyut getirdi. O, takipçilerine baktı ve şöyle bir söz söyledi: “Nerede iki ya da üç kişi benim adımla toplanırsa, ben de orada, onların arasındayım.” Bu, devrim niteliğinde bir fikirdi. Gerçek aidiyetin merkezine evlilik, soy ya da toplumsal statü yerine kendi varlığını, kendi ruhsal mevcudiyetini koyuyordu. Sofradaki o boş sandalye, artık bir eksiklik sembolü olmak zorunda değildi.
İsa Mesih’in kurduğu bu topluluk, birbirine statüleriyle değil, sevgiyle bağlı insanların ailesiydi. Bekarlar, evliler, zenginler, fakirler, farklı geçmişlerden gelenler… Hepsi O’nun etrafında bir araya gelerek yeni bir bütün oluşturuyordu. İsa, bu bağı “Benimle kalın, ben de sizinle kalayım” diyerek tanımladı. Bu, “Bir gün birini bulursun” gibi belirsiz bir umut değil, “Ben zaten buradayım ve seninleyim” diyen kesin bir davetti. Bu, fırtınalı bir denizde demir atacak güvenli bir liman bulmak gibiydi. Koşullara, insanların gelip gitmesine ya da bizim medeni halimize bağlı olmayan, sarsılmaz bir aidiyet.

Eksilmeyen Bir Aidiyet
Eksilmeyen Bir Aidiyet


Hayatımızdaki o özel insanı bulma arzusu hala değerli ve güzel. Ancak bu arayışın getirdiği baskı ve yalnızlık hissiyle yaşamak zorunda değiliz. Aidiyet özlemimiz, aslında bizi çok daha derin, çok daha kalıcı bir şeye çağırıyor. Bizi asla terk etmeyecek, bizi olduğumuz gibi, tüm eksiklerimiz ve fazlalıklarımızla kabul edecek bir sevgiye yönlendiriyor. İsa Mesih’in bu dünyadan ayrılmadan önce öğrencilerine verdiği son söz, bu arayışın nihai cevabıdır: “İşte ben, dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim.”
Bu, ne bir insanın evlilik vaadi ne de geçici bir tesellidir. Bu, ölümü yenerek varlığını ebedi kılmış olanın garantisidir. Bu, en kalabalık caddede yalnız yürüdüğümüzde de, gecenin bir yarısı endişelerle uyandığımızda da kulağımıza fısıldanan bir gerçektir. Bizim değerimiz, parmağımızdaki yüzükle ölçülmez. Bizim aidiyetimiz, sosyal çevremizin onayına bağlı değildir. Biz, her an bizimle birlikte olmaya söz veren tarafından sevilen, tanınan ve asla yalnız bırakılmayan kişileriz. Bu gerçeği keşfetmek, hayatın tüm belirsizlikleri içinde sığınabileceğimiz gerçek bir yuva bulmaktır.


