Bitmeyen Uğultu ve Sessiz Masa


Şehrin bitmek bilmeyen uğultusunda sürekli bir şeyler tüketiyoruz. Ekranda kayıp giden görüntüler, aceleyle içilen çaylar, atıştırılan sokak lezzetleri ve hiç susmayan bildirim sesleri arasında hep bir doluluk hali var. Bu kesintisiz akış, içimizdeki o derin boşluğu örtmek için ustaca kurulmuş bir düzenek gibi çalışıyor. Durup dinlemeye korktuğumuz bir sessizlik var içimizde.
Peki ya o tabağı bilerek boş bıraktığımızda ne oluyor? Masanın üzerindeki o sessiz boşluk, midemizin gurultusuyla birleştiğinde aslında çok daha eski bir açlığın farkına varıyoruz. Sadece midemizi değil, ruhumuzu doyuracak o asıl kaynağı ne zaman kaybettik? Bedenimizdeki bu geçici eksiklik, bizi kalbimizdeki kalıcı ihtiyacı görmeye davet ediyor.
Yanıltıcı Doygunluk
Yanıltıcı Doygunluk

Ramazan’ın bereketi ve birleştirici gücü tartışılmaz. Aynı sofra etrafında toplanmak, ihtiyaç sahiplerini hatırlamak, kendimizi disipline etmek… Bunların hepsi çok değerli. Ancak bayram telaşı geçip hayat normale döndüğünde, içimizdeki o derinlerdeki açlık hissi yeniden kendini göstermeye başlar. Daha iyi bir iş, daha güzel bir ev, daha sevgi dolu bir ilişki… Hayatımız boyunca bir şeyleri bekler, bir şeylere ulaşmaya çalışırız. Ulaştığımızda ise mutluluğumuz genellikle kısa sürer.
Asırlar önce yaşamış bilge kral Süleyman, bu durumu şöyle ifade etmişti: “Göz görmekle doymaz, kulak işitmekle dolmaz.” Ne kadar çok şeye sahip olursak olalım, ne kadar çok başarı elde edersek edelim, içimizde hep bir eksiklik hissi kalır. Sanki kalbimizin en derininde, hiçbir dünyevi başarının ya da keyfin dolduramadığı bir boşluk vardır. Ramazan’da hissettiğimiz o yoğun manevi açlık, aslında tüm yıl boyunca bizimle olan bu derin özlemin bir yansımasıdır. Bizi sadece bir ay değil, bir ömür boyu doyuracak bir şeye hasret duyarız.

Eski Zamanlardan Gelen Yankı


Bu derin açlık hissi yüzyıllar önce yaşamış bilgelerin de kalbini yoklamıştı. Eski zamanlarda çölde halkına yol gösteren Musa, insanın yalnızca ekmekle yaşayamayacağını, asıl yaşamın bizi yaratanın sözlerinde bulunduğunu söylemişti. Aynı şekilde Yeşaya adlı peygamber, insanlara neden doyurmayan şeyler için emek harcadıklarını sorarak bu evrensel döngüye dikkat çekmişti.
Bu sözler, modern zamanın yorgun koşturmacasında yankılanan çok tanıdık bir gerçeği fısıldıyor. Çoğu zaman doyurmayan ekmekler için paramızı, bizi tatmin etmeyen hedefler için hayatımızı harcıyoruz. Oruç anındaki o fiziksel boşluk, aslında göksel bir doygunluğa yer açmak için bizi bu tükenmez arayışımızı durdurmaya çağırıyor.
Gerçek Yaşam Ekmeği

İşte tam bu noktada İsa Mesih, kendi yetersizliğimizle yüzleştiğimiz o sessiz masaya oturuyor. O, bizim asıl açlığımızı gidermek için çarmıhta kendi bedenini feda etti ve ölümden dirilerek bize asla tükenmeyecek, sarsılmaz bir varoluş sundu. İçimizdeki o en derin boşluk, ancak bizi uğruna ölecek kadar seven birinin sonsuz varlığıyla dolabilirdi.
O, ben yaşam ekmeğiyim, bana gelen asla acıkmaz diyerek bu eşsiz doygunluğun kapısını aralıyor. Kendi çabalarımızla doyurmaya çalıştığımız yorgun ruhumuz, İsa Mesihin dirilişinde gerçek evini ve sonsuz sofrasını buluyor. Belki de artık ruhunuza ağırlık yapan o sahte doyumları bir kenara bırakıp, bu eşsiz yaşam ekmeğini tatmanın vakti gelmiştir.



