Çoğumuz hayatımızın bir noktasında aynaya baktığımızda zor bir düşünceyle boğuşuruz: Ya olduğum kişiyi sevmiyorsam? Belki de son zamanlarda kendiniz gibi hissetmediğinizi ya da daha da kötüsü, kendinizi kaybettiğinizi fark ettiniz. Bu, insanın içine işleyen, rahatsız edici bir histir; sanki asıl tanıdığınız o kişiyle aranızda bir mesafe oluşmuş gibi.
Özellikle büyük şehirlerimizin hızlı temposunda, profesyonel hayatın ve sevdiklerimizin beklentilerinin omuzlarımıza yüklediği ağırlık altında bu tür bir içsel sorgulama filizlenebilir. Kültürümüzde başarıya ve beklentileri karşılamaya verilen önem, bazen bizi kendimize yabancılaştıran bir yola sürükleyebilir. Peki, bu yabancılaşma hissiyle ve belki de artık sevmediğimiz bir benlikle baş başa kaldığımızda ne olur?
Hayat Beklentilerimizi Karşılamadığında

Bu hoşnutsuzluk tanıdık bir melodi gibi yüreğimizde çınlayabilir. Belki de kendimizi Ankara gibi kalabalık bir başkentin ortasında, sayısız insanla çevrili ama yine de derin bir yalnızlık içinde buluruz. Günler birbiri ardına bir koşturmaca, iş güç içinde geçerken, kurduğumuz ilişkiler yüzeysel kalır ve anlam arayışımız bir türlü karşılık bulmaz. O anlarda, ‘Hepsi bu mu?’ sorusu zihnimizde yankılanır durur.
Belki de yorucu bir günün sonunda, bu zorlu gerçeklikten bir an olsun sıyrılmak için sığındığımız sosyal medya, vaat ettiği teselliyi sunmakta yetersiz kalır. Orada saatler harcarız; güzel dostluklar, parlak bir gelecek, mutlu bir hayat umuduyla… Belki de en çok, ailemize ve çevremize ‘başardığımızı’ ispatlama arzusuyla. Ancak bir süre sonra fark ederiz ki, ekranlarda parlayan o dünya, geçici bir avuntudan öteye gitmez; sanki avucumuzu yalamaktan başka bir şey kalmaz elimizde.
Ya da belki de yetişkin hayatınızın henüz başlarındasınızdır; üniversite sıralarından yeni çıkmış, umutlarla dolu ama bir o kadar da kaygılı. Aile evine dönüp yeniden harçlık istemenin düşüncesi bile ağır gelir. Hayallerinizdeki işi bulabilecek misiniz? Hayat sizi istediğiniz yere götürecek mi? Bu sorular zihninizi kemirirken, aile ve toplum beklentileri de üzerinizde bir baskı oluşturur: ‘Artık para kazanmalı, bir hayat kurmalısın.’ Günlerce iş ilanlarına bakar, çalmadık kapı bırakmazsınız. Ama çoğu zaman o kapılar bir bir yüzünüze kapanır.
Sonunda ya başladığınız yere dönersiniz ya da sizi hiç heyecanlandırmayan, sırf ‘bir iş olsun’ diye girilmiş bir işte bulursunuz kendinizi. İşte o zaman korku, endişe, hatta pişmanlık günlük hayatınızın bir parçası haline gelir. ‘Acaba yanlış bir yol mu seçtim?’ diye düşünürken, belki de kültürümüzdeki o derin acı duygusuyla tanışırsınız. İçiniz sıkılır, hayallerinizle gerçekler arasındaki uçurumda kendinizi değersiz ve desteksiz hissedebilirsiniz.
Tüm bu deneyimler – bitmek bilmeyen koşturmaca, geçici teselliler, kapanan kapılar, hayal kırıklıkları – bizi yavaş yavaş olduğumuz kişiden uzaklaştırabilir. Bir zamanlar sahip olduğumuz umutlar, hayaller ve idealler sanki soluklaşır. İşte o noktada, ‘Ben bu muyum? Bu olmak istediğim kişi mi?’ sorusuyla yüzleşmek, kendimize ve hayata dair derin bir hoşnutsuzluğun kapısını aralayabilir.

Anlaşılma ve Kabul Özlemi


Peki, kendimizi böylesine kaybolmuş hissettiğimizde, olduğumuz kişiden hoşnut olmadığımızda ve kendi çabalarımızla aradığımız tatmin çoğunlukla yeni kapanan kapılarla sonuçlandığında, belki de durumumuzu anlamanın farklı bir yolu vardır. Tarihte ve maneviyatta derin izler bırakmış bir öğretmen olan İsa Mesih, hayatla mücadele eden, yolunu kaybetmiş ve yönsüz kalmış insanlara baktığında, onları büyük bir şefkatle tanımlamıştır.
Onların bu halini bir yargılama vesilesi olarak değil, derin bir anlayış ve ilgiyle karşılamış; Kutsal Yazılar da belirtildiği gibi, onları ‘çobanı olmayan koyunlara’ benzetmiştir (Matta 9:36). Bu benzetme, kaybolmuş bir koyunun ne denli incinebilir ve yönsüz olduğunu, tek başına doğru yolu bulmakta zorlanacağını, hatta ne kadar kaybolduğunun farkında bile olmayabileceğini anlatır. Kendimizden hoşnut olmadığımız o anlardaki ruhsal ve duygusal savruluşumuz için ne kadar da dokunaklı bir tablodur bu.
Kayıp bir koyunun sadece yönlendirilmeye değil, aynı zamanda bulunmaya, şefkatle karşılanmaya ve güvenli bir ortama kabul edilmeye ihtiyacı vardır. Özellikle kendimizi beğenmediğimiz zamanlarda, olduğumuz gibi kabul görme arzusu, hepimizin paylaştığı temel bir insani özlemdir. Kültürümüzde zaman zaman hissettiğimiz o toplumsal beklentilerin ya da büyük bir şehirde yaşanan yalnızlığın ortasında, bu gerçek kabul ve anlayış özlemi belki daha da derinleşir yüreğimizde.
Koşulsuz Bir Kabul Daveti
Eğer insanlar kayıp koyunlar gibiyse, onları arayan biri var mıdır? Anlayış ve ilgi gösteren bir Çoban olabilir mi? İsa Mesih, insanları sadece kayıp koyunlara benzetmekle kalmamış, Kendisini de Kutsal Yazılar da belirtildiği gibi ‘İyi Çoban’ olarak tanıtmıştır (Yuhanna 10:11). İyi Çoban’ın koyunlarını tanıdığını, onları isimleriyle çağırdığını ve en önemlisi, ‘koyunları uğruna canını verdiğini’ söylemiştir.
İsa Mesih, bir çobanın kaybolan tek bir koyunu bulmak için doksan dokuzunu bırakıp nasıl arayışa çıktığını ve onu bulunca nasıl sevindiğini anlatan hikayelerle (Luka 15:3-7) Tanrı’nın yüreğini bizlere göstermiştir. Bu, kendisini kaybolmuş ve değersiz hisseden her bir bireyi aktif bir şekilde arayan bir sevginin ifadesidir. Çoban, koyunun kendi kendini temizlemesini ya da kendi yolunu bulmasını beklemez; onu kaybolduğu o halde bulur ve şefkatle karşılar. İsa Mesih’in sunduğu kabulün özü de budur: liyakatimize ya da kendimizi ne kadar sevdiğimize değil, O’nun engin sevgisine ve lütfuna dayanan bir kabul.
İyi Çoban’ın ‘canını vermesi’ bu koşulsuz kabulün merkezindedir. İsa Mesih, çarmıhtaki ölümü ve ardından dirilişi aracılığıyla, tüm kusurlarımıza ve kendimizden hoşnut olmadığımız zamanlara rağmen Tanrı tarafından tam olarak kabul edilmemizi ve O’nunla olan ilişkimizin onarılmasını mümkün kılmıştır. O’nun bu fedakarlığı, bizi ‘kayıp’ hissettiren günah ve ayrılığın yükünü ortadan kaldırır.
Tanrı’nın bu ilahi kabulü dönüştürücü bir güce sahiptir; artık hoşlanmadığımız o benlikle tanımlanmak yerine, Tanrı’nın sevgisi ve bizi içten yenileme gücüyle ‘yeni bir yaratılış’ (2. Korintliler 5:17) olabileceğimiz gerçek bir ‘yeni başlangıcın’ temelidir. Bu, kendi gücümüzle değil, O’nun bize sunduğu bir armağandır.
Bir Davet Üzerine Düşünceler
Bir Davet Üzerine Düşünceler

Hayatımızda doyum ve anlam arayışıyla pek çok kapıyı çalarız; kabul görmek, değerli hissetmek, belki de sadece iç huzura kavuşmak isteriz. Ancak bu çabalarımız bazen hayal kırıklığıyla sonuçlanır, yorgun düşeriz. Tam da bu noktada, İsa Mesih’in bahsettiği farklı bir çağrı karşımıza çıkar: ‘İşte kapıda durmuş çalıyorum. Eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim…’ (Vahiy 3:20). O, dışarıdan zorlamak yerine, yüreğimizin kapısını şefkatle çalar; geçici çözümler değil, kabul edici varlığını ve yepyeni bir başlangıç sunar.
Eğer kendi çabalarınızla aradığınız o tatmini bulamıyorsanız ve olduğunuz kişiden hoşnut değilseniz, belki de asıl cevap o kapıdaki sese kulak vermektir. Sizi olduğunuz gibi kabul eden ve olmayı arzuladığınız o kişiye dönüşmenizde size sevgiyle yol gösterecek olan Kişi’ye yüreğinizin kapısını açmayı hiç düşündünüz mü?



