O Boşluk Dolmuyor, Değil mi?
O Boşluk Dolmuyor, Değil mi?
Bazen kayıp, bir odaya girip de ne için geldiğini unutmak gibidir. Sadece bir anlığına, sonra hatırlarsın. O artık burada değil. Telefonunu eline alırsın, tam onun ismine dokunacakken aklına gelir. Mümkün değil. İstanbul’un o bitmeyen kalabalığında, bir vapurun güvertesinde ya da bir metrobüsün penceresinde, milyonlarca yüzün arasından o bir yüzü ararken bulursun kendini. Herkes bir yerlere yetişme telaşındayken, senin zamanın durmuş gibidir. İçinde adını koyamadığın, dokunamadığın ama her hücrende hissettiğin o ağır boşluk.
Dostlar arar, “Nasılsın?” derler. “İyiyim” dersin, çünkü ne diyeceğini bilemezsin. “Hayat devam ediyor,” derler. Belki iyi niyetle söylerler ama bu sözler içindeki boşluğa çarpıp geri döner. Hangi hayat? Kimin için devam ediyor? O olmadan başlayan her yeni gün, eksik bir güne uyanmak gibidir. Ateş düştüğü yeri yakar, ne kadar doğru. Başkaları senin yanan yerini ancak uzaktan görür, ama o ateşin közü hep senin içinde kalır. O boşluk dolmuyor, sadece zamanla şekil değiştiriyor, hayatının bir parçası haline geliyor.
Dalgalar Durulduğunda Geriye Kalan
Dalgalar Durulduğunda Geriye Kalan

Yas, Boğaz’ın suları gibidir. Bazen bir poyrazla dev dalgalar kıyıya vurur, seni alıp götürecek gibi olur. Sonra bir anlığına durulur, her şey sakinleşmiş gibi görünür. Ama bilirsin, yüzeyin altında o derin akıntı hep oradadır. Çevrendekiler hayatına devam etmeni, güçlü durmanı, metanetli olmanı bekler. Belki sen de kendinden bunu beklersin. Ama yas, üstesinden gelinen bir proje değil, birlikte yaşamayı öğrendiğimiz bir yol arkadaşıdır. O artık anılarımızın, gülüşlerimizin ve hatta geleceğe dair hayallerimizin bir parçasıdır.
Eski bir bilge kral, her şeyin bir zamanı olduğunu söyler. Gülmenin zamanı olduğu gibi ağlamanın da bir zamanı vardır. Yas tutmanın zamanı olduğu gibi oynamanın da zamanı vardır. Bu, acıyı yok saymak değil, ona kendi zamanında, kendi ritminde yer açmaktır. Tıpkı kışın ardından inatla açan erguvanlar gibi, hayat da en beklenmedik anlarda kendine bir yol bulur. Dalgalar durulduğunda geriye kalan, sevginin ve anıların o dinmeyen gücüdür. Acı, sevginin devam ettiğinin bir kanıtı değil midir zaten?

Kırık Kalplere Fısıldanan Sözler
Kırık Kalplere Fısıldanan Sözler


Böyle zamanlarda insan teselliyi nerede arayacağını bilemez. Dualar bile ağızda kurur, kelimeler anlamsızlaşır. Sanki Tanrı çok uzaktadır, sesimizi duymaz gibidir. Oysa Tanrı’ya yürekten bağlı olduğu söylenen Kral Davut, tam tersini tecrübe etmişti. O, “Kalbi kırıklara RAB yakındır, ruhu ezikleri kurtarır” demişti. Bu, Tanrı’nın acımızı uzaktan izlemediği, tam da o kırıklığın, o enkazın ortasında bizimle birlikte olduğu anlamına gelir. O, güçlülerin ya da her şeyi yoluna koymuş olanların değil, kalbi kırık olanların yanındadır.
Bu yakınlık, büyük sözler ya da mucizevi çözümlerle gelmeyebilir. Bazen sadece, zor bir günde bir dostun uzattığı bir bardak çayın sıcaklığı gibidir. Sessiz bir varlık. Yargılamayan, acele ettirmeyen, sadece “Buradayım” diyen bir fısıltı. Kral Davut, en karanlık vadilerden geçerken bile korkmadığını, çünkü O’nun kendisiyle birlikte olduğunu söyler. Tanrı’nın varlığı, acıyı bir anda silip götürmez belki. Ama o karanlık vadide tek başına yürümediğin hissini verir. Bu, her şeyden daha değerlidir. Gözyaşlarımız belki bütün gece dinmeyebilir, ama sabah olunca sevinçle karşılanacağımıza dair bir umut verir.
Gözyaşlarımızı Gören Biri
Gözyaşlarımızı Gören Biri

Yüzyıllar sonra İsa Mesih adında biri geldi ve Tanrı’nın bu yakınlığını çok daha derinden gösterdi. O, takipçilerine şöyle seslendi: “Ne mutlu yaslı olanlara! Çünkü onlar teselli edilecekler.” Bu ne kadar garip bir söz, değil mi? Yasın içinde nasıl bir mutluluk olabilir? Belki de mutluluk, acının yokluğu değil, acının içinde yalnız olunmadığını bilmektir. İsa, yorgun ve yükü ağır olan herkesi kendisine çağırdı ve onlara rahat vereceğini söyledi. Bu, sorunları sihirli bir şekilde ortadan kaldırma vaadi değil, o yükü bizimle birlikte taşıma teklifiydi.
Kutsal Yazılar’da İsa’nın hayatına dair çok dokunaklı, kısacık bir an anlatılır. Çok sevdiği dostu Lazar öldüğünde, onun yaslı ailesinin yanına gider. Onların acısını ve çaresizliğini gördüğünde ne yaptığını anlatan tek bir cümle vardır: “İsa ağladı.” Tanrı’nın Oğlu, her şeye gücü yeten, ölüyü bile diriltebilecek olan Kişi, insan dostlarının acısı karşısında gözyaşı döktü. O, bizim acımıza kayıtsız kalmayan, yasımızın ne demek olduğunu en derinden anlayan biridir. Gözyaşlarımızı sadece görmekle kalmaz, bizimle birlikte ağlar.

Hiç Bitmeyen Bir Varlık
Hiç Bitmeyen Bir Varlık


İsa’nın bizimle birlikte ağlaması, hikayenin sonu değil. O, yaslı arkadaşına şöyle dedi: “Diriliş ve yaşam Ben’im. Bana iman eden kişi ölse de yaşayacaktır.” Bu, ölümün ve kaybın son sözü söylemediği anlamına gelir. İsa, sadece bizim acımızı paylaşmakla kalmadı, aynı zamanda ölümü yendi. Onun çarmıhtaki ölümü ve üç gün sonra dirilmesi, en derin kaybımızın bile Tanrı’nın sevgisi ve yaşam gücü karşısında çaresiz olduğunun en büyük kanıtıdır. Bu, sevdiklerimizi unutacağımız ya da acımızın tamamen dineceği anlamına gelmez. Aksine, o acıyı ve sevgiyi sonsuz bir umuda bağlayabileceğimiz anlamına gelir.
Bu yüzden İsa, bu dünyadan ayrılmadan önce takipçilerine şu sözü verdi: “Ve işte, ben dünyanın sonuna dek her an sizinle birlikteyim.” Bu, fırtınalı bir denizde gemiyi terk etmeyen bir kaptanın varlığı gibidir. O boşluk belki hiçbir zaman tam olarak dolmayacak. Ama o boşluğun içine yerleşen, bizi asla terk etmeyen, yargılamayan, her gözyaşımızı anlayan ve sonsuz yaşama dair bir vaat sunan kutsal bir varlık olabilir. Kaybın karanlığında, O’nun bu hiç bitmeyen varlığını ve vaadini keşfetmeye ne dersin?


